10 Mayıs 2013

anne ağlaması - haftalıkmecmua-2



barış manço-benden öte benden ziyade;
http://www.youtube.com/watch?v=GrLrM5AlUxY

ahmet kaya-şafak türküsü;
http://www.youtube.com/watch?v=NOQ9z4bwPcQ

bu şarkılar eşliğinde yazdım hikayemi. sizin de okurken dinlemenizi tavsiye ederim.


ANNE AĞLAMASI

Günün ilk ışıklarıyla uyanmanın insana mutluluk verdiğini sanıyordu. Bu sabah tam tersi oluyordu. İçinde garip bir hüzün, kulaklarında bir anne ağlaması vardı sanki. Bir annenin ağlaması, dünyadaki en acı sesten daha acıdır. Gözlerini perdenin aralığına dikti ve dışarı bakıyordu. Sabah namazından dönenler, aceleyle koşuşturan insanlar, sokağı temizleyen çöpçü. Hepsinin suratında bir tebessüm vardı. Birbirlerini kovalayan kediler bile daha bir neşeliydi sanki bugün. Kuşlar birbirlerinin etrafında manevralar yapıyor, neşeyle ötüyorlardı. Canı daha da sıkıldı, dışarıdaki manzaraya. Mutsuz bir insanı daha da mutsuz edecek bir şey varsa; o da, mutlu bir insan görmektir herhalde. Cama sırtını döndü. Kuru duvara bakıyordu boş gözlerle. Kalkması gerektiğini düşündü. Kafasını siperden çıkaran askerin endişesiyle yorganın altından çıktı biraz olsun. Sonunda ayaklarını sürte sürte, ağır adımlarla tuvalete girdi. Yüzünü yıkayası yoktu ama dakikalardır aynaya bakıyordu. Sanki yılların muhasebesini yapıyordu. Çökmüş gözler, kirli sakal ve kambur duruşuyla otuz yaşından fazla gösteriyordu. Bir kez daha lanet etti hayata. Ayağında mavi banyo terlikleri, penye pijama takımı ve beyaz atletiyle gayet isyankar bir tavır sergiliyordu.

Yüzünü yıkamaya niyeti yoktu ama traş olması gerekiyordu. Pazar vardiyasının ona düşmesindendi belki de bu garip hüzün. Bugün anneler günüydü ama bütün günü alışveriş merkezinde geçecekti. Çoğu zaman nefret ediyordu işinden. Yine de ciddiyetinden ödün vermiyordu. Çakı gibi duruyordu giriş kapısında. Aslında işe başladığından beri mutlu olamamıştı. Polis akademisi hayaliyle geçen yılların ardından, güvenlik görevlisi olmak üzmüştü onu ama kimseye belli etmiyordu. En çok annesi sevinmişti sigortalı bir iş bulduğuna. Sıcak suyla doldurduğu kasenin içinde fırçayla köpürtmeye başladı traş sabununu. Sabunu köpürtürken annesini düşündü. Uzun zamandır görmüyordu. Zaten son görüşünde de dargın ayrılmıştı yanından. Bugün gidip, gönlünü almaya niyetliydi. Annesiyle dargınlığını düşününce hırsla köpürtmeye devam etti.

Köpüğü yüzüne yedirirken, teyzesinin kızıyla evlenmeyi reddettiği için hala kendini haklı buluyordu. Zaten isteseler de olmayacak bir işti. Büyük şehirde okumuştu, güzeldi. Öğretmendi o sonuçta. Hem kardeş gibi büyümüşlerdi onlar. Kulak seviyesinde kestiği favorileri ve kısa saçlarıyla tertipli bir askeri andırıyordu.

Üniformasını giyip, çıkmak istiyordu hemen evden.
Belki dışarısı iyi gelir diye düşündü. Yorucu bir güne başlayacağının farkındaydı. Bütün gün alışveriş merkezi kapısında ayakta beklemek zor işti. Yüzlerce kişinin girip çıktığı bir yerde kimse tarafından fark edilmemek koyuyordu insana. Kendini çok gereksiz hissediyordu bazen ama iş disiplininden asla vazgeçmiyordu. Daha hediye almamıştı annesine. Akşam annesinden evlilik konusunda dinleyeceği nasihatleri düşünmüyordu bile. Saatlerdir heykel gibi ayakta bekliyor, bazı şüpheli gördüğü gençlerin üstünü arıyordu. Arada dedektörden geçmek istemeyenlere ufak ikazlarda bulunuyordu. Alışveriş merkezi lunapark gibiydi bugün. İnsanlar ne yapıyorlardı bu basık mekanda saatlerce anlayamıyordu. Herkes için mutlu bir pazar oluyordu. İçindeki garip hüzünle saatlerin geçmesini bekliyordu. Bugüne dair onu tek mutlu eden şey işten beşte çıkacak olmasıydı. Elektronik tansiyon aleti bu saatten sonra annesine alınabilecek en güzel hediyeydi. Annesini görmesi gerekmese eve bile gitmezdi bu yağmurda. Aceleyle yaptırdığı hediye paketini montunun içine soktu ve hızlı adımlarla minibüslere doğru gidiyordu. Yol boyunca annesinin gönlünü nasıl alacağını düşündü. Ona bu evliliğin mantıksız yanlarını anlatırsa, vazgeçirebilirdi. Hem nasıl olurdu? Kardeş gibi büyümüşlerdi onlar.



Minibüsten indi ve çocukluğunun geçti mahalleye şöyle bir baktı uzaktan. Sabahtan beri içindeki karanlık havaya da yansımıştı. Sanki sadece oraya yağmur yağıyordu. Zifiri karanlık olmuştu mahalle. Yanıp yanmamak arasında tereddüt eden sokak lambaları da şaşırmıştı bu saatte havanın kararmasına. Bu sessiz, ağır sokağa yakışmayan bir hareketlilik vardı. Her yanından geçen sanki ona bakıyordu. Yağmur durmuştu. Havadan bunaldı o an. Montunu çıkarırken, hediye paketini düşürdü. Çamur deryasının içinde yatan poşeti eğilip alırken mahalleyi kırmızı, maviye boyayan araca takıldı gözü.

Kulakları sağır eden sireniyle yavaşlayan ambulans evlerinin önünde durmuştu. Tekrar poşeti almak için eğildiğinde aklına gelenleri başından savmaya çalışıyordu. Ambulanstan inen sarı yelekli üç beş kişi, kapısı açık apartmandan içeri girdiler. Bütün mahalleli evin önündeydi. İki katlı evin önünde duran ambulans ya annesi için gelmişti ya da üst kattaki Hayriye Teyze için. 

Ambulansın Hayriye Teyze için geldiğine dua edecek kadar kötü yürekli değildi ama annesine de konduramıyordu. Bir an koşarak uzaklaşmak istedi mahalleden. Eğer annesiyse ne yapardı? En iyisi gitmek diye düşünürken, koşmaya başladı. Çamurlu tansiyon aletiyle koşuyordu doğduğu eve. Evin önüne geldiğinde herkes acıyan gözlerle ona bakıyordu. İlk katın kapısını Kapalı görünce anlamıştı ambulansın annesine geldiğini.

Her zaman annesinin melek tebessümüyle açtığı kapıyı, bu gece açık bulmuştu. Girişte hemen mutfağa çevirdi kafasını. En sevdiği yemekler masadaydı. Bir anlık duraksamadan sonra içeri yöneldi. Koşar adımlarla girdiği odada görünmez bir duvara çarpmış gibi aniden durdu. Gördüğü manzara karşısında donmuştu sanki. Yerde yatan annesiydi. Nerdeyse sağır edecek kadar bir çınlama vardı kulaklarında. Gözü hiçbir şey görmüyordu. Nefes nefese kalmıştı. Ölüm sessizliği buydu galiba. Derin nefesleri ve sobanın çıtırtıları odanın sessizliğini bozuyordu. Annesinin başında oturan sarışın hemşire gayet lakayıt bir şekilde “eks’’ dedi. Yalvarır gözlerle bakıyordu etrafındakilere. Bağırmayı düşündü, af dilemek istiyordu annesinden ama boğazı düğüm düğümdü. Sadece gözünden akan yaşları siliyordu. Öylece duruyordu odanın en ücra köşesinde. 


Odadan çıkartmıştı mahalleli ağabeyleri. Kasvetli hava nefes almayı bile engelliyordu. Kalabalığın içinden sıyrılıp, evin önündeki kaldırıma çöktü. İçindeki garip hüznün sebebini anlamıştı. İşte şimdi yalnızlığın ne olduğunu anlamıştı. Annelerin de öldüğünü anlamıştı. Elindeki çamurlu tansiyon aletine baktı. 12/8 yazıyordu üstünde..




Ömer DEMİRHAN

 11 Mayıs ‘13
haftalıkmecmua-2