http://www.youtube.com/watch?v=NRgooiRa6Y8
behiye aksoy-kimseye etmem şikayet;
http://www.youtube.com/watch?v=3RSNby8wai8
bu şarkılar eşliğinde yazdım hikayemi. sizin de okurken dinlemenizi tavsiye ederim.
KAPI MI ÇALDI?
Günde en az iki litre su içmesi gerekirmiş insanın. Domatesi kolay soymanın yolu bir süre sıcak suda bekletmekmiş. Filistin de yine çocuklar ölüyormuş. Altın hala düşüyormuş. Bu haftasonuyla beraber pastırma sıcakları geliyormuş. Yılların verdiği yorgunlukla söylüyordu bunları. Cızırtılı bir ses, soluk bir ekran ve üstünde kalan birkaç tuşla zamana meydan okuyordu televizyon denen bu alet.
Güneş tam da o yorgun gözlere düşüyordu. Bir eliyle kafasına destek olmuş, diğer elinde kumanda; hala televizyonda kayda değer bir şey arıyordu. Aslında öyle bir şey olmadığını kendisi de biliyordu. Elleri, göz altları, alnı ve pijaması büyük bir uyum içersindeydi. Hepsi çizgi ve kırışıklıklardan ibaretti. Usulca kumandayı yerine bıraktı ve giyilmekten bıkmış terliklerini giyip, mutfağa yöneldi.

Son zamanlarda hayattan aldığı tek destek aslan başlı Devrek bastonuydu. Dünden kalan çaya biraz daha kaynar su ekledi. Her çay içtiğinde o geliyordu aklına. Bir daha da içmemişti öyle güzelini. Belki de bunun için çay demlemiyordu. Korkuyordu galiba onunki gibi güzel çay yapmaya. Titreyen elleriyle tekrar salona döndü. Bunaltıcı öğle güneşi hala koltuğuna vuruyordu. Karşı koltuğa geçmedi. O’nun yeriydi çünkü o koltuk. Her kafasını çevirdiğinde onu arıyordu gözleri.

Yine başlamıştı fütursuzca kanallar arasında gezmeye. TRT’nin, BBC’den devşirdiği Büyük Kedilerin Günlüğü’nü görünce durdu. Gözlerini kıstı ve o da zavallı antilopa kilitlendi. Bu bölümü belki onuncu seyredişiydi ama yine de ilk izleyişi gibi dişi aslanın, dişlerini antilopun boynuna geçirişini hayretle izliyordu. Çizgili pijamasının yan cebinden sarkan, üstünde kocaman bir aslan işlemesi olan ağır tabakasını çıkardı. Artık tütün saramıyordu ama yine de aldığı 216’ları tabakasında taşıyordu. Emektar aslanlı tabakadan bir 216 çekti ve dudağının altına koydu. Tutuşan sigaranın dumanı, içeri giren öğle güneşiyle dans ediyordu. Kesik kesik öksürükler canını sıkıyordu.
Külçe gibi yeşil cam küllüğünü zorla kaldırdı yerinden. Geçenlerde tutamayıp düşürmüştü ama uzun ve temiz olmayan bir işçilikle balli ile yapıştırmıştı. Sehpanın üzerinde duran sürahi ve şekerliğin yalnız kalmasını istememişti. 70’lerde herkesin evine girmeyi başarmış bu şekerlik ve kül tablası. Derin bir nefes daha çekti ve yine başını yandaki boş koltuğa çevirdi. Boş gözlerle bakıyordu. 216’nın bıraktığı buruk tadı çayla gidermeye çalışıyordu. Zeytin çekirdeklerine bastırarak söndürdü 216’yı. Çizgili pijamasından bir düğme daha açtı. Bütün kiloları onu terk etmişti ama gençliğinden beri yatırım yaptığı bira göbeği onu terk etmemişti hala.

O gittiğinden beri pek sık içmiyordu artık. Akşam yemeklerinin vazgeçilmezi olan bir duble yaş üzüm rakısı artık masasını süslemiyordu. Serin yaz gecelerinde yine çizgili pijaması ve atletiyle banyo taburesine oturup pikabını kuruyordu bazen balkona. Dolabın derinliklerinden bulduğu ekşimiş yoğurt ve taşlaşmış peyniriyle bir duble içiyordu. Fikrimin İnce Gülü diyordu Müzeyyen Senar.
Ne de güzel diyordu. İkisinin
şarkısıydı bu. Küçük balkon masasına her zaman iki duble koyardı. Sanki her an
içerden O gelecekmiş gibi. Elinde hazırladığı mezeler ve üstünde çiçekli
entarisiyle. Gecenin sonunda o duble, balkondaki saksılara kısmet oluyordu. Uyku
pozisyonuna girmişti kanepede. Lanet ettiren güneş hala gözlerindeydi. Gözkapaklarının
üstündeki mor damarlardan sanki akan kan görünüyordu. Ağzına giren sararmış
bıyıklarını kaşıdı. Televizyondaki takım elbiseliler hala İMKB’den bilgiler
paylaşıyordu. Belgesel kuşağına ara vermişlerdi. Bu evdeki her şey yorgundu. Sararmış
duvar kağıdındaki çiçekler bile solmuştu sanki. Evin ağır rutubet kokusu onu
güvende hissettiriyordu. Aidiyet duygusu olsa gerek. Eski mıknatıslı zili
çıldırmış gibi çalıyordu. Yarım açıldı gözleri. Kulaklarından şüphe etti. Yavaşça
yastığa koydu tekrar kafasını. Ağır ağır nefes alıyor, kıpırdamadan ses
çıkartmamaya çalışıyordu. Bir daha zil çalarsa kaçırmak istemiyordu. Belki de O
gelmişti. Aslanları hep sevmişti. Gün boyu zevkle seyrettiği belgeseller,
işlemeli tabakası, aslan başlı Devrek bastonu. Kapı zili bile aslan figürüydü.
Herkesin dikkatini çekiyordu yeşil gözlü vahşi. Özellikle çocuklar aslanın ağzındaki zile basmadan evin önünden geçmiyorlardı.
Her öğlen aynı şey oluyordu.
Okuldan dağılan
çocuklar zile basıp kaçıyorlar ve yalnız adamı yine umutlandırıyorlardı. Doğruldu
ve cama uzattı kafasını. Yoğurt kovalarından yaptığı saksıların arasından
kapının önüne baktı. Yorgun gözleri O’nu arıyordu. Tekrar uzandı. Elleri yükselip
alçalan göğsünde, hırıltılı nefesini dinliyordu. İnsanı bunaltan öğle güneşi
biraz olsun kendini çekmişti. Belgesel kuşağının başladığını fark edince televizyona
yöneldi başı, istemsizce. Dişi aslan çocuklarına verdiği av dersinin gururu ve
doymuş karnıyla, Masai Mara’nın çıplak güneşinde kendini gere gere uyku
pozisyonu aldı.
Bir 216 daha yakmak için çıkardı aslan işlemeli tabakasını. Son nefesini çekti ve yine kahvaltıdan kalan zeytin çekirdekleriyle dolu küllükte izmarite bir yer aradı. Bastırırken yine düşürdü yeşil küllüğü. Elleri çenesinde izledi sadece kırılan küllüğü. Onu tekrar yapıştıracak enerjiyi bulamadı kendisinde.
Uçuşan küller sanki yitip giden yılları seyrettiriyordu ona. Önce göz altındaki torbalarda asılı kalan gözyaşı; kırışmış zayıf yanağında yolunu buluyordu. Yeşil küllüğün üzerinde parlayan gözyaşı, uçuşan küller ve yerde yatan zeytin çekirdekleri nasıl da bakıyordu ona. Kaldırdı kafasını. Duvardaki sararmış çiçeklere baktı. O’nun entarisindeki çiçeklere benziyorlardı aynı. Raftaki özenle sildiği 45’liklerini süzdü gözleriyle.
Bir masa kurabilirdi bu akşam. Bu gece sıra Behiye Aksoy’daydı. Kimseye Etmem Şikayet yazıyordu, köşesi çatlamış 45'liğin üstünde. O gittiğinden beri bu şarkı daha bir anlamlı gelir olmuştu. O da kimseye şikayet etmiyordu. Kendi derdine ağlayıp, O’nunla buluşacağı günü düşünüyordu sadece. Suyu döktükçe beyazlayan rakıya baktı ve ufak bir yudum alarak; mahalleyi terk eden güneşe baktı. Ve O’nsuz bir gün daha geçip, gidiyordu..










